MEVLÂNA’YA GÖRE

MEVLÂNA’YA GÖRE

İNSANLARIN BİRARADA YAŞAYABİLMESİNİN SIRLARI*

Yard.Doç.Dr. Nuri ŞİMŞEKLER

(Selçuk Üniversitesi Mevlâna Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü)

 

 

 

Giriş

Hakk’a yürüyüşünden bu yana 734 yıl geçmesine rağmen, gündemden düşmek şöyle dursun çağdaş fikirleriyle önemi daha da iyi anlaşılan Türk-İslâm büyüğü Mevlâna Celâleddin-i Rumi artık sınırları ülkemizi çoktan aşmış durumda.

Mevlâna Celâleddin Belhi, Mevlâna Celâleddin Rumi, Mevlâna Celâleddin Konevi; son yıllarda ise biraz da bizim “uydurmamızla” Mevlâna Celâleddin-i Vahşi. Tarih boyunca Mevlâna’ya atfedilen isimler. Kimi Anadolulu, kimi Belhli, kimi Konyalı, kimi de Vahşlı olarak nitelendirir o 800 yaşındaki bilgeyi. Yada genel olarak tanındığı şekliyle kısaca Mevlâna, veya dünyada şöhret bulduğu ismiyle sadece Rumi.

Bu büyük İslâm dünürü ve mutasavvıfı, eserlerinin Farsça olmasından dolayı bazen İran asıllı;

“Yabancı bellemeyin beni, ben de bu ildenim,

Sizin ilinizde kendi yuvamı aramaktayım,

Düşman gibi görünsem de düşman değilim,

Aslım Türk’tür, ama Hintçe (Farsça) söylüyorum.” [1]

rubaisi kanıt gösterilerek de Türk asıllı olduğu yazılır, çizilir; biz ayrı bir makale konusu olarak değerlendirilebilecek bu konuya burada değinmeyeceğiz.

Her ne adla anılırsa anılsın, her ne milletten olursa olsun her geçen gün daha da çok ilgi görüyor onun fikirleri. İnsanlar ve ülkeler arası kısır döngülü çekişmeler arttıkça, onun “insanca yaşama” dair söylediği dizeler de o derece aranır hale geliyor. Adları, makamları, dinleri, ülkeleri ne olursa olsun herkes bir şeyler buluyor 800 yaşındaki gençleşen bu çınarda. Belki de bu yüzdendir ki, eserleri sadece Türkçe’ye değil tamamen yada seçkiler halinde birçok dünya diline çevrilmekte ve ilgi görmekte. Özellikle Divan edebiyatımızın temel taşları olan eserlerin önemli bir çoğunluğu, Mevlâna’nın eserlerinden –özellikle Mesnevî- esinlenerek yazılmış olması ve günümüzde de bu etkinin devam etmesi onun her çağa hitap ettiğini de ortaya koymaktadır. Ünlü Mevlevî Divan şairi Şeyh Gâlib’in kendi eserleri hakkında “Esrârın Mesnevî’den aldım - Çaldımsa da mîrî malı çaldım” demesi; edebiyatımızın tanınmış simalarından H. Ziya Uşaklıgil’in de “Bazı keder ve üzüntü zamanlarında hâlâ Mesnevî’ye el uzatır, onun yaprakları arasında hayatın elemleri için bir teselli ararım...” sözü de, onun eserlerinin etkisi ve karşılaşılan sorunlardaki çözüme nasıl bir çare olduğuna örnektir.

Mevlâna ile özdeşleşen Semâ vasıtasıyla onunla 500 yıl öncesinden tanışan Avrupa ise son yüzyılda bu konu ile ilgili çalışmalara daha da ağırlık vermiş ve belki de İngiliz Doğu bilimci Prof.Dr. Arthur J. Arberry’nin “Mevlâna, yedi yüz yıl evvel dünyayı büyük bir kargaşalıktan kurtarmıştır. Günümüzde Avrupa’yı kurtaracak tek şey de onun eserleridir.” tespiti ona olan ilgiyi artırmıştır.

Avrupa aracılığıyla 150 yıl kadar önce Mevlâna ile tanışan “küçük dünya” Amerika ise Türkiye ve İran’la birlikte bugün onunla ilgili en fazla çalışma yapan ülke konumunda. Şu anda Mevlâna ve Mevlevilik hakkında 200’e yakın kitabın satışta bulunması ve bunlardan bazılarının Amerika’da en fazla satan kitap konumunda olması onun gördüğü ilgiyi somut olarak ortaya koymaktadır.

Materyalist düşünce ve yaşamın esareti altında insanı, insanlığı unutan dünya insanları onun yüzyıllar öncesinde beyan ettiği fikirlerle kendine gelmekte, insan olduğunun, eşref-i mahlûkât olarak yaratılış gayesinin ve kendi içsel değerlerin varlığını kavramakta.

Ekonomik ve iletişim birliktelikleri sebebiyle küreselleşen dünya yaşamı içerisinde birbirleriyle bir arada yaşamak zorunda olan dünya insanları, daha kendisiyle, çevresindekilerle; aynı milletten, hattâ aynı dinden olmalarına rağmen yan yana bulundukları insanlarla barış içerisinde bir arada yaşamayı beceremezken çeşitli sıfatları nedeniyle kendinden farklı gördüğü dünya insanlarıyla nasıl yaşam sürebilecek?

İşte bu sorular ve çözümlenmesi zor gibi görünen bu problem için Mevlâna’nın başta Mesnevî’si olmak üzere eserlerinde teşbihlerle verdiği örnekler ve mesajlar bize ışık tutmakta; belki de Mevlâna’nın niçin hâlâ güncel olduğu ve tarih sayfaları arasında kaybolmadığının da bir cevabı olmaktadır. Çünkü Mevlâna’nın tüm eserlerinde farklı benzetme ve örneklemelerle sunulan çok farklı konuların mutlaka bir şekilde insana dayandırıldığı, merkez olarak insanın, insanlığın alındığı gerçeğiyle insan olduğu sürece de bu fikirlerin yok olmayacağı bir gerçektir. Ayrıca her ne kadar İsevilikten, Musevilikten; hattâ semâî olmayan diğer dinlerden ve peygamberlerinden bahsetse, örnekler verse de  Kur’ân-ı Kerîm ve Hadis-i Şerifler başta olmak üzere İslâmiyet’in ana kaynaklarından beslenen Mevlâna’nın düşünce dünyası[2] son din merkezli olduğu için sağlam bir temele de oturmaktadır.

 

Mevlâna’yı güncel ve evrensel kılan öğretileri

Tarih boyunca dini ve tasavvufi literatür çerçevesinde incelenip araştırılan Mevlâna’nın eserleri bugün insanlığın özlem duyduğu barış ve hoşgörü eksenindeki çalışmalarla sunuluyor insanlara. Öyle ya tek bir dünya var ve bu dünyada yaşayan çeşitli din ve ırklara mensup insanlar; bir arada aynı yerkürede nefes alıp-vermek zorunda olan insanlar.

Çağlar boyunca barış içerisinde, hoşgörülü ve dostça bir arada yaşamayı beceremeyen, bu konuda çağdaş fikirler üretemeyen günümüz insanları işte bundan dolayı yüzyıllar öncesindeki sessiz çığlığı duyabilmek için çaba sarf ediyor. Bunu başarabilmek için aslında öyle çok uzaklara gitmeye de gerek yok Mevlâna düşüncesine göre. Önce insan kendini keşfedecek; “ben kimim, bende hangi unsurlar var, ne yapıyorum, ne işe yarıyorum, ölüp de Allah’ın huzuruna varınca bunun hesabını nasıl vereceğim?”[3] sorularını soracak kendine. Ancak bunları sorgulayınca içindeki gerçek cevheri bulacak; Mevlâna’nın deyimiyle içindeki Firavun’u yok edip Musa’sını keşfedecek,[4] yaratılmışların en şereflisi olduğunun bilincinde olacak ve atlas bir kumaş olduğunun farkına varıp kendi değerini anlayacak.[5] Bu aşamadan sonra ise bütün insanların bir insandan geldiğini ve aynı Yaratıcının “ruhundan üfürdüğü” bir varlık olarak onlarla aynı cevheri taşıdığını bilecek. Ruhlar aleminde kardeşçe bir arada yaşadığı insanlarla, bu dünyada da güzelce yaşayacak. Çünkü; insanların hepsi aynı yolun yolcusu; hepsi aynı kervanın, aynı geminin insanları, aynı ağacın dalları;[6] hepsi de o canını borçlu olduğun Yaradan’ın kulları:

“gel, gel;

daha yakına gel!

beni, benliği;

bizi, bizliği bırak!

çabuk gel;

vakit geçirmeden gel!

gel, daha yakına gel!

‘biz’den de, ‘ben’den de vazgeç;

gel!

‘sen’lik ve biz’lik yok oluncaya kadar gel!

öyle bir gel ki;

ne sen kalasın, ne de biz.”[7]

der Mevlâna bir gazelinde. Ve işte ihtiyacımız olan cevabın ilk ipuçlarını verir bize. Önce “ben, ben” demeyecek insan; sonra da kendine göre uyuştuğu, kendini ait sandığı toplulukla olunca da diğer topluluklara karşı “biz, biz” demeyecek. Çünkü insan kendi için ne istiyorsa, diğerleri için de aynı şeyi arzu ettiği sürece “insan”dır.

Bir gün Mevlâna öğrencileriyle birlikte Konya sokaklarında dolaşırken, yıkık bir evin önüne gelirler. Beş-on “köpek” o evin bahçesini mekan tutmuş birbirleriyle güzel güzel oynaşmaktalar. Bu durumu gören öğrenciler Mevlâna’ya dönerek; efendim, derler, bakın şu aşağıladığımız köpeklere. Biz insanlardan daha iyi geçiniyorlar, kavga etmeden yaşayabiliyorlar. Mevlâna hiç cevap vermez. Bir öğrencisini gönderip kasaptan bir ciğer alıp getirtir ve o köpeklerin arasına atar. Ciğeri kapma yarışına giren köpekler birbirlerini parçalarcasına bir kavgaya tutuşurlar. İşte o vakit öğrencilere döner ve gördünüz ya, der. Dünya malına tapan insanların dostlukları da aynı böyledir. Arada bir menfaat yokken güzel güzel geçinirler; ancak aralarına maddi-manevi bir dünyalık girince eski günlerini hatırlarına bile getirmez, birbirleriyle kavga eder dururlar. O zaman da “insan”lıktan çıkıp bu hayvanların safına geçerler.[8]

İşte belki de Mevlâna’nın bu olaydan sonra söylemiş olabileceği bir gazeli, ki aynen yukarıdaki olayı tasvir etmekte:

“Gel, gel de birbirimizin kadrini, kıymetini bilelim;

çünkü, belli olmaz, birbirimizden ansızın ayrılabiliriz.

Mademki Peygamber Efendimiz; ‘Mü’min mü’minin aynasıdır’ buyurdu;

Ne diye aynadan yüz çeviriyoruz?

Kerim olan kişiler, dostları uğruna canlarını feda ederler.

Köpekliği bırak, biz de kerim insanlardanız.

‘Kul e’uzü’leri, ‘Kul hüvallah’ları neden birbirimizi sevmek için okumuyoruz?

Garazlar, kinler dostluğu karartır, gönlü yaralar;

Ne diye garazları, kinleri gönlümüzden söküp atmıyoruz...”[9]

Mevlâna’nın aşağıdaki gazeli de çatışma içinde yaşayan günümüz insanının dersler çıkaracağı öğütlerle dolu ve âdeta çağımız insanına bir haykırış, bir azarlayış niteliğinde:

“Beri gel, daha beri, daha beri.

Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?

Bu hır gür, bu savaş nereye dek?

Sen bensin işte, ben senim işte.

 

Ne diye bu direnme böyle, ne diye?

Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?

Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek,

Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?

 

Zengin yoksulu hor görür, ne diye?

Sağ soluna yan bakar, ne diye?

İkisi de senin elin, ikisi de,

Peki, kutlu ne, kutsuz ne?

 

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek.

Başımız da tek, aklımız da tek.

Ne diye iki görür olup kalmışız,

İki büklüm gök kubbenin altında, ne diye?

(…)

Şu beş duyudan, altı yönden

Varını yoğunu birliğe çek, birliğe.

Kendine gel, benlikten çık, uzak dur;

İnsanlara katıl, insanlara,

İnsanlarla bir ol.

İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz.

Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir tane.

(…)

Ama sen canı da bir bil, bedeni de,

Yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine,

Hani bademler gibi, bademler;

Ama hepsindeki yağ bir.

 

Dünyada nice diller var, nice diller,

Ama hepsinde anlam bir.

Sen kapları, testileri hele bir kır,

Sular nasıl bir yol tutar, gider.

Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak,

Can nasıl koşar, bunu canlara iletir.”[10]

 

Dikene katlanabilen gül gibi kokar

İyi ama, böyle dostça yaşayış, böyle hiç kimseye darılmadan yaşayış nasıl olacak? Toplum içerisinde yaşam tarzı gereği birbirleriyle iç içe girmiş günümüz dünya insanı bunu nasıl yakalayacak? Hadi kendinden yaptığı büyük fedakârlıklarla buldu diyelim. Evinde ailesine - akrabasına, işyerinde çalışma arkadaşlarına, sokakta diğer insanlara karşı hep hoş görüyle yaklaşım... Bunu yapabilmek için de sürekli kendinden fedakârlık, belki de sürekli taviz. Tabi ki bu mümkün değil bize göre. Ama Mevlâna düşüncesine göre; sabredilir ve başımıza gelecek kötü insanlara ve olumsuz olaylara katlanılabilirse “pis kokulu gübreye ve dikene katlanan, yıl boyu açma zamanını bekleyen gül gibi” güzel kokuya kavuşulacaktır:

“başına gelen belalara, cefa dikenlerine katlan!

çünkü çektiğin acılar, sıkıntılar seni dikenlerden alır da güllere kavuşturur.

reyhanların, yaseminlerin bulunduğu bahçeye çeker götürür.

Hak uğruna düşmanların hakaretini, küfürlerini şerbet gibi iç!

çünkü bu hakaretler, küfürler seni manevî derecelere ulaştırır.”[11]

Mevlâna’nın yukarıdaki dizelerinde de görülebileceği gibi kişi, olaylara ve insanlara optimist bakış açısıyla yaklaşıp, hep güzel yanını görebilir; Mevlâna’nın “güzel bakan güzel görür” felsefesiyle hareket edebilirse, kendi iç barışını sağlayabilecek ve mutlu yaşayabilmesine ortam oluşturacaktır.

Ancak yine Mevlâna’ya göre; insanlarının “toplum mutluluğu”nu yakalayabilmesi kişisel olarak kimsenin tek başına başaramayacağı bir husustur. Çünkü “toplumun insanları” uzuvlar gibi bir bedeni oluşturur, eğer bir yada birkaç uzuv sağlıklı çalışmazsa sağlam uzuv da rahatsızlık çeker, hattâ bütün beden tam anlamıyla iş göremez.[12] Bu benzetmeyi ülkeler arası iletişime - iletişimsizliğe uyarlamak da mümkün. Yada bir zincirin halkaları gibi algılanarak, tekten yola çıkılıp; uyumsuz bir kişi toplumu bozar; uyumsuz bir toplum ülkeyi bozar; uyumsuz bir ülke de bütün dünyayı rahatsız eder, bozmaya çalışır tespitini yapmak mümkün.

 

İnsanlar ve savaş

Yapılan bir araştırmaya göre 2’nci Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar dünyada sadece ve sadece 24 gün savaş olmamış. İşte bir bedenin uzuvlarına benzeyen dünya insanları da, hiç ilgisi olmasa bile yapılan ve hâlâ da süren bu savaşlardan amma öyle, amma böyle etkilenmiş. Meşrû olan savaşlara tabi ki bir şey denemez; belki de vücuda giren hastalığı temizlemek ve bedenin sağlıklı çalışmasını sağlamak açısından yapılan bir tedavi olarak görmek mümkündür. Mevlâna’nın; yaranın iyileşmesi için sadece o bölgeyi neşterle deşmek gerekir,[13] benzetmesi veya “Nice düşmanlıklar vardır ki, dostluğa çıkar; nice yıkılmalar vardır ki, yapılmaya döner. Bulut ağlamadıkça yeşillik gülmez.”[14] dizeleri de bu anlamda değerlendirilebilir.

Ancak son 30-40 yıldır yapılan savaşlara bir bakılırsa ülke olarak ne kazananı belli, ne de kaybedeni. Yeşillik için az bir yağmur kâfi iken, ortaya çıkarılan sel her tarafı yıkıyor. Ama kesin olarak kaybettiği belli olan biri var bu savaşlarda; o da insan, insanlık. Kendine verilen “eşref-i mahlukât” sıfatını beğenmezcesine ortaya atılan ciğere saldıran insanlık... Paylaşsa hepsinin karnının doyacağı insanlık...

“Düşmanın bile olsa bağış yap ona. Bu bağış yüzünden, düşman bile dost olur sana.

Dost olmasa bile hiç değilse düşmanlığı azalır. Çünkü iyilikte bulunmak kinin merhemidir.” der Mevlâna Mesnevî’sinde.[15] Ve oğluna, günümüz insanın da uygulayabilirse mutlu bir yaşam sürdürebileceği şu öğütleri verir:

“Bahâeddin!

eğer daima cennette olmak istersen,

herkesle dost ol,

hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!

fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!

merhem ve mum gibi ol!

iğne gibi olma!

eğer hiç kimseden sana kötülük gelmesini istemiyorsan;

kötü söyleyici,

kötü öğretici,

kötü düşünceli olma!

çünkü bir adamı dostlukla anarsan,

daima sevinç içinde olursun.

işte o sevinç cennetin ta kendisidir.

eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan,

daima üzüntü içinde olursun.

işte bu dert de cehennemin ta kendisidir.

dostlarını andığın vakit gönül bahçen çiçek açar,

gül ve fesleğenlerle dolar.

düşmanları andığın vakit, gönül bahçen,

dikenler ve yılanlarla dolar,

canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.

bütün peygamberler ve veliler, böyle yaptılar,

içlerindeki karakteri dışarı vurdular.

halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu,

hepsi gönül hoşluğu ile

onların ümmeti ve müridi oldular.”[16]

Sert iki şeyi birbirine vurursanız, sonunda mutlaka biri kırılır, diğeri de zedelenir. Yada her ikisi de kırılır. Ama sert bir şeyi yumuşak bir şeye; örneğin bir pamuk yığınına vurursanız ikisi de zarar görmez. İşte insanlar, toplumlar ve ülkeler arasındaki çekişmelerde de böyledir. Bir taraf biraz yumuşak olmadıkça, sebep olan çekişme nedenini bertaraf etmeye veya en azından biraz göğüslemeye çalışmadıkça bu kırılmalar hep olacaktır. Hele hele Mevlâna’nın vurguladığının tersine; değil düşmanımıza, dostumuza bile bir fedakârlıkta bulunmadıkça, birleşmeye çalışmadıkça keskin ve sert halde kalınacaktır. Mevlâna’nın bir diğer benzetmesiyle; Yüce Allah’ın bazılarını toprak gibi kuru ve durgun; bazılarını da su gibi ıslak ve akıcı nitelikte yarattığı insanlar, yalnız kalırlarsa ikisi de işe yaramayacak; birleşirlerse de yüzlerce gül bahçesi meydana getireceklerdir.[17]

Sonuç olarak;

Dünyanın ve toplumun sağlıklı bir beden gibi düzenli çalışmasını istiyorsak, öncelikle her insan önce bedendeki temsil ettiği uzva, yani kendine bakmalı. Önce kendisi sağlıklı çalışmalı, diğer uzuvlarla uyuşmalı, yapacağı olumsuzluklarda diğer uzuvların da rahatsızlık çekeceğini unutmamalı. Yada Mevlâna’nın aşağıdaki dizelerinde belirttiği gibi; öz değerini ve içindeki cevherini keşfedip diğer insanların iyi yada kötü sözlerine kendini kaptırmadan gül gibi kokmaya çalışmalı. Eğer herkes bunu yapabilirse kendi iç hali başta olmak üzere hem toplum, hem ülke, hem de dünya gül kokusuyla dolacaktır:

“ey âşık! Kendine bak da, insanların işine karışma;

şu şunu söylüyor, bu bunu söylüyor, deyip durma!

filan bana diken diyor,

filan yasemin diye çağırıyor, düşüncesine kapılma!

her söze, herkese aldırma; gül gibi kokmaya bak sen.

filan sana kâfir diyor,

bir başkası da sana din adamı diyor...

vazgeç bunlardan vazgeç; gözünü aç!

Allah, sana basiret gözü, gönül gözü vermiş!

öyle bir göz vermiş ki,

senin mahmur bakışlarına karşı Cebrail’in kanadı bile secdeye kapanır.

şekil ve surete bakma!

ey Hak âşığı, neşelen!

seni yükseklere uçuracak kanatların olduktan sonra,

insanlardan sana ne gam var?

ey kendi kusurlarını görmeyip de,

başka insanların iyisine kötüsüne bakıp kalan zavallı!

Allah, senin yardımcın olsun.”[18]


 

* Bu makale 27-31 Ekim 2007 tarihleri arası İran Hikmet ve Felsefe Araştırmaları Merkezi ve Tebriz Azad Üniversitesinin Tahran ve Tebriz’de gerçekleştirdiği Uluslar arası Mevlâna Kongresi’nde Farsça sunulan tebliğimizin Türkçe metni olup bazı küçük ekleme ve düzeltilerle burada yayınlanmıştır.

[1] Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, nşr.: Bedî‘üzzamân Furûzânfer, I-II c., Tahran, 1374 hş./1995 (IV. Baskı), II, Rubai No: 1360 (Bu rubai hemen hemen muteber tüm Dîvân-ı Kebîr nüshalarında mevcuttur. Meselâ bkz. Veled Çelebi neşri, Ahter Mtb., 1312, Rubai No: 919)

[2] Mevlâna’nın “Ben yaşadığım müddetçe Kur’ân’ın kölesi; Hz. Muhammed’in yolunun tozuyum...” beyitleriyle başlayan rubaisi bu konuda söylenebilecek en güzel örneklerden biridir. Bu rubainin tamamı için bkz. Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, nşr.: Bedî‘üzzamân Furûzânfer, I-II c., Tahran, 1374 hş./1995 (IV. Baskı), II, 1387, Rubai: 1331.

[3] Mesnevî, çev. Veled İzbudak, I-VI c., MEB Yay., III. Baskı, İstanbul, 1995, III, 2654

[4] Mesnevî, III, 1253

[5] Mesnevî, III,1001

[6] Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1761 (1. beyit); aynı eser, I, 783 (3. beyit); aynı eser, I, 1702 (2. beyit)

[7] Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 251

[8] Şemseddin Ahmed-i Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, çev. Tahsin Yazıcı, Âriflerin Menkıbeleri, I-II c. MEB Yay., İstanbul, 1989, I, 205-207 (Söz konusu olay eserden buraya sadeleştirilerek ve uyarlanarak alınmıştır.)

[9] Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1535

[10] Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, II, 3020 (Bu gazelin Türkçe’si A. Kadir’in çevirisiyle verilmiştir.)

[11] Şefik Can, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, I, 75

[12] Mesnevî, IV, 3247, 3248

[13] Mesnevî, IV, 2346

[14] Mesnevî, V, 106, 134

[15] Mesnevî, II, 2151, 2152

[16] Şemseddin Ahmed-i Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, II, 213, 214

[17] Şemseddin Ahmed-i Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, I, 502, 503

[18] Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1972