ŞEYH GÂLİB’İN ŞİİRİNDE ÖZ-BİÇİM İLİŞKİSİ

ŞEYH GÂLİB’İN ŞİİRİNDE ÖZ-BİÇİM İLİŞKİSİ

 

Turan KOÇ

 

1757’de doğup 1799’da ölen Şeyh Gâlib, şiirinin özgünlüğü ve özellikle henüz 26 yaşındayken yazdığı Hüsn ü Aşk adlı mesnevisinde geliştirdiği dil ve üslubu ile Türk şiirinin mükemmellik örneği ve zirvesi olarak kabul edilir. Kısaca, Hüsn ü Aşk geleneksel Türk (Osmanlı) şiirinin zirvesi olmak gibi bir konuma sahiptir. Özü itibariyle Hüsn ü Aşk manevî bir yolculuğun, bir eriş ve oluş çilesinin hikayesidir ve bu yüzden de dili, temposu, imajları ve coşkusu ile bu tecrübeye biçim vermenin imkanlarını sonuna dek zorlayan bir yapıdadır. Gâlib bu eseriyle, Türçeyi derin dinî-estetik duyarlılıkla buluşturma konusunda dehasını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Kısaca, Hüsn ü Aşk veya genel olarak Gâlib’in şiiri Türk şiir dili ve tecrübesinin bütün imkanlarına ulaşma istidadı göstermesi bakımından bir doruk noktası oluşturur.

 

X              X                X

 

Şeyh Gâlib’in şiirlerini öz-biçim (mânâ-sûret) ilişkisi açısından anlamaya çalışırken, her şeyden önce, onun bağlı bulunduğu gelenekte bu konunun nasıl anlaşıldığını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Zira, şiirde öz-biçim ilişkisini Şeyh Gâlib’in şiiri üzerinden tartışırken, geleneksel yani derin dinî boyuta sahip olan mânâ-sûret ilişkisi anlayışı, şiirdeki öz-biçim ilişkisi konusunda söyleneceklere nihaî atıf çerçevesi oluşturacak bir öneme sahiptir.

 

     İmdi, Şeyh Gâlib’in içten bağlı bulunduğu ve şiirlerindeki ‘esrarın’ kaynağı durumunda olduğunu söylediği Mevlânâ açısından, sûret, mânâ’nın zıttı olarak kabul edilir, ve bu kavramlar bütün bir İslamî gelenekte olduğu gibi Mevlevîlik’te de öyle kullanılır. Bu anlayışta mânâ manevî olanı, yani ruhanî bir şeyi ifade eder. Bir şeyin dış görünüşü ya da yüzeyi de onun sureti demektir. Bir resim veya sözgelimi karşıda gördüğümüz bir dağ manzarası bu anlamda bir sûret olduğu gibi, bunun maddi olmayan bir imaj ya da hayal yumağına atıfta bulunması da mümkündür. Bu bağlamda Mevlânâ ve onun izinden giden Şeyh Gâlib açısından, mânâ-sûret ilişkisinin, Aristoteles’in anladığı anlamdaki  madde-form ilişkisinden çok daha derin ve farklı anlam referanslarına sahip olduğuna dikkat etmek durumundayız. Nitekim,Şeyh Gâlib’in, Yanılıp kendini sûretle heyûlâ sanma sakın dizesi bu konuda bize ciddi bir uyarıda bulunmaktadır. Burada, konumuz açısından önemli olan başka bir husus da Şeyh Gâlib’in, hayal’in, bizim tahayyül gücümüz ya da fantezilerimizden bağımsız, kendine özgü bir varlık alanı oluşturan bir statüye sahip olduğu anlayışını kabul eden bir geleneğin içinden gelen biri olmasıdır. Bu anlayışa göre, bütün âlem, ‘Kün!’ emrinin tecelligâhı olan bir meclâ ya da mazhar veya bir âyetten ibarettir. Eğer âlem bir âyet ya da kelime ise (sûret) bunun anlamını (mânâ) onun İlahî Kelam sıfatıyla olan ilişkisinde aramaktan başka bir seçeneğimiz yok demektir. Kısaca, bu anlayışa göre, biçimler, hayaller, kelimeler ve hatta düşünceler mânâ’nın biçime bürünmüş şekilleridir. Konuya, Gâlib’in şiirinde öz-biçim ilişkisi açısından baktığımızda da böyle bir durumun sözkonusu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha açık bir ifadeyle, Şeyh Gâlib’e göre, biçim (sûret) mânânın ete-kemiğe bürünmesinden başka bir şey değildir veya nasılsa o şekilde olmasını mânânın (öz) sağladığı ya da sebep olduğu bir yapıdır.

 

     Şeyh Gâlib’in şiirinin ve şiir anlayışının anlaşılmasına çok önemli bir yeri olduğuna inandığımız hayal öğretisi, en derli-toplu ifadesiyle, İbn Arabî’nin eserlerinde karşımıza çıkar. Buna göre, hayal âlemi duyusal âlemle aklî ve ruhanî âlem arasında, onlardan bağımsız bir alanı oluşturur, ve bu özelliği ile, duyusal dünya ile ruhanî âlem arasında aracılık eden bir statüye sahiptir. Yani hakikate ulaşma konusunda bir köprü ucu görevi görecek bir yer ve öneme sahiptir. Şeyh Gâlib’in şiirini, hatta şiirin ne olduğunu anlamak için, Şeyh Gâlib’e göre, her şeyden önce hayalin bu durumunu göz önünde bulundurmak gerekir.

 

     Şeyh Gâlib’e göre, içe doğan bilgi veya vahy-i dil başka her türlü bilgiden daha değerli ve daha üstündür. Dolayısıyla bu bilginin bir şekildeki tezahür tarzı olan şiir de, vezin ve kafiye gibi, öğrenmekle elde edilen ve âdeta ‘mekanik’ diyebileceğimiz bir tarzda ortaya konan bir üretim işi değil, şimşek gibi çakan hayalleri, yani bağımsız bir varlığa sahip imajları yakalama işidir. Şiirin, gönül vahyi ile doğrudan alakalı bir şey olmasının anlamı budur, ki bu da dinamik bir uyanıklılık halini talep eder bizden. Mevlânâ’nın, “Ben bir yağmur oluğuyum, yağmur yağınca akarım” şeklindeki sözlerinin anlamı da budur. Burada önemli olan yağmura açık olmak ve yıldırımları yakalamaya çalışmaktır. Daha açık bir söyleyişle, şairlik belli bir kavrayış yeteneği ve çabasını gerektiren manevî bir yolculuk, yani bir arayış, açılış ve eriş işidir. Şair burada soylu bir yarışçı olmaktan başka bir şey değildir; dolayısıyla önemli olan şey imaj üretmek değil, imajları alabilmek, yani kalbi ‘kâbil-i aks-i suver edecek’ kıvamda bir saflık durumuna getirmektir. İşte böyle bir eriş durumunda tecelli şimşeklerinden koparılacak yalazlar ‘imaj’  ya da alevler halinde şiiri tutuşturacaktır. Nitekim,

 

Bir şûlesi var ki şem’-i cânın

Fânûsuna sığmaz âsmânın

Bu sîne-i berk-âşiyânın

Sînâ dahi örmemiş nişânın

Efrûhte-i inâyetindir

 

(Yani, tutuşturduğun gönülden yükselen alevlerin bu gök kubbenin fânusuna sıması diye bir şey mümkün değildir. Bu sonsuzla temastan dolayı kalbimde yıldırımlar koparmaktayım. Böyle bir tecelli yıldırımını Sîna dağı bile görmemiştir, ve tüm bunlar Senin inayetinin eseri ya da tezahüründen başka bir şey değildir). Böyle bir idrak noktasında artık bütün âlem şairin içinde çalkalanmaktadır. Böyle bir eriş, oluş ve kavrayış düzeyinde bildiğimiz sebep-sonuç ilişkilerine bağlı şeyler arızî birer gölge olay olarak kalır. Dahası, bunların, bu çalkantıların nereden kaynaklandığı açıkça görülür.

 

Açıldı der-i harîm-i ma’nâ

Bir sUret olur hezâr da’vâ

Esrâr-ı hafî hep oldu peydâ

Bildim ki bu cümle şûr u gavgâ

Gavgâyı sever bir âfetindir

 

 İşte bu yüzden, diyor Şeyh Gâlib,

 

Şairliğe sûz-ı derd lâzım

Endûh u belâ olur mülâzım

 

 zira, 

 

Şair deme ehl-i dil demektir

Hoş-meşreb ü mu’tedil demektir

 

Yoksa bir alay erâzil-i nâs

Pes-mânde-hor-ı nevâl-i vesvâs

 

Peymâne-keş-i edâ olur mu

Vahy-i dile âşinâ olur mu

 

Bilindiği gibi, Mevlânâ şiiri aslî düzeyde yaşanan bir dinî tecrübeyi ifade etmenin, veya böyle bir tecrübeye dil düzeyinde biçim kazandırmanın önemli bir aracı olarak görüyordu. Gerçekten, şiir manevî, yani dinî ve estetik duyarlılığı dile getirme konusunda, sözgelimi kelam ya da hukuk diline göre çok daha ayrıcalıklı bir konumdadır; çünkü şiir dili din diline en yakın ifade tarzı olmak gibi bir özelliğe sahiptir. Kısaca, şiir dinî bir ifade tarzı ya da, en azından, aracıdır. Böyle bir anlayış Mevlevî tefekkür ve pratiği ile yoğrulan bir duyarlılığın temel taşlarından birini oluşturur; zira ‘dinî’ kelimesi burada hayatın anlamıyla ilgili temel bir şeyi  dile getirir.[1] Şu şartla ki bu şiir, düşüne taşına yazılmış, âdeta ‘zenaat eseri’ denebilecek bir manzume değil, yukarıdan gelen yüce ilhama dayalı bir aydınlama durumunun ifadesi olsun. Mevlânâ’nın kullandığı bir imajla, bağın duvarı ya da kapısıyla uğraşan bir şey değil, doğrudan doğruya bağı dile getiren bir şey.

 

İşte bu anlayış içinde, Şeyh Gâlib, Mevlânâ’dan 500 yıl sonra, “esrârını Mesnevî’den aldığını” açıkça ifade ederek, gerçek şiirin ilhama dayalı bir aydınlanma durumunun ifadesi olan şiir olduğunu vurgulamak ihtiyacını hissetmiştir. Gâlib, ‘vahy-i dil’ tabirini kullamakla, hiçbi zaman bir peygamber, hatta ‘evliya’ olduğunu söylememiş, kimse de onunla ilgili olarak böyle bir iddiada bulunmamıştır. O, ‘vahy-i dil’ tabirini halis şiirin doğrudan idraki ile ilgili bir kavrayış tarzı ve hakiki ve hak şairliğe özgü bir imtiyaz olduğunu ifade etmek için kullanmıştır. İşte böyle bir anlayış, algılayış ve anlamlandırışın bir neticesi olarak, Şeyh Gâlib’in şiirlerinin hiçbir yerinde tabiatın doğrudan tasviri ya da taklidi olabilecek bir ifadeye rastlanmaz. Bu ve benzeri özellikleriyle bu şiir geleneksel İslamî sanat ve şiir anlayışının tipik bir örneğini oluşturur. Bu şiirde anlatılmaya çalışılan olgu, olay ya da durumlar sanatçının bütünleştiği hayat tarzının niteliği ile ilgili bir idrakin göstergeleri olurken, aynı zamanda bunlar şiirde daha ötesini telkin ve işaret eden bir îma yumakları olarak yer alırlar. Bu tür unsurlar tabiatın taklidine varan bir tasvir olmadığı gibi bireysel psikolojik yönelişleri dile getiren, dolayısıyla atıfları şairin kendisiyle sınırlı kalan dışavurumlar da değildir. Bu şiirde iş başında olan ve dilin kullanım kuralları içinde çok önemli bir işlev gören şey, tevhid ve tenzih anlayışı ile bu anlayışa yaslanan temsilî ve tecridi esas alan anlatımdır. Bu bakımdan, şiirde yer alan nesne, durum ve olaylar en genel ya da evrensel özellikleriyle yer alırlar. Öte yandan, bu şiirde, dinî dil ve söylem açısından son derece önemli olan bir husus, yani dilin duygularımızı kanatlandırdıktan sonra sessizliğe çekilmesi şeklindeki anlatım tarzı da belirgin bir şekilde kendini gösterir. Öyle ki bu anlatım tarzında dil işaret eder, hissettirir; sonra da, âdeta geri çekilerek, bizi o işaret ettiği yere tek başımıza sürer. Burada arayış, buluşun sebep olduğu tatminsizlikten başka bir şey değildir ve önemli olan da yaşanacak olan iç dönüşümdür. Şeyh Gâlib’in diliyle, böyle bir eriş durumunun Nezdîk ü baîdi özge menzil oluğundan, Kim firkatin ayn-ı vuslatındır; yani (Senden ayrı kalmak Seninle buluşmakla aynı şeydir). O yüzden, bu şiir atıfları anılan olgu ve olaylarla sınırlı kalan anlatımlara hiç itibar etmez. Kaldı ki, bu şiirin bizi buluşturmaya çalıştığı mânâ’nın dilde temsili de nihaî anlamda mümkün değildir. Hüsn ü Aşk’ın son beyitlerinde bu durum dile getirilir:

 

Buldu bu mahalde kıssa pâyân

Undan ötesi değil nümâyân

 

Sad şükr ola Hayy ü Lâ-yemût’a

Kim erdi söz âlem-i sükûta

 

İmdi, şiirde öz-biçim ilişkisi sözkonusu olduğunda, varlıkların meydana gelişi ile Allah’ın bir söz olan ‘Kun!’ emri, yani kelamı arasındaki ilişkinin mahiyetini hatırlamakta da yarar vardır. Gerçekten, bütün Müslümanlar açısından son derece önemli olan bu hususun Şeyh Gâlib ve bağlı bulunduğu gelenek açısından, söz-dil ilişkisi tartışması bağlamında göz önünde bulundurulması özellikle önemli olmaktadır. Zira şiirin gerçekleşme süreciyle Allah’ın Kelamının yaratmayla olan ilişkisi arasında anlayışımıza yön verecek bir benzerlik olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bilindiği üzere, Kur’an’a göre, bir şeyin meydana gelmesi için, Allah’ın, “Ol!” demesi yeterlidir. Bu durum, sözün varlığının, onun varolmalarına sebep olduğu varlıklardan önce var bulunduğu anlamına gelir. Bu bağlamda, V. Holbrook tarafından geliştirilen ve Gâlib’in şiire, geleneksel alayışın ‘daha genel anlamda dile atfettiği nitelikleri atfettiği’ şeklindeki tesbit son derece yerinde görünmektedir.[2] Netice olarak, Allah kelamla yarattığı için, her şey bir anlamda kelimelerden ibaret olmaktadır. Bu bağlamda İslam’ın özünü Allah’ın sözü, yani Kur’an’ın oluşturduğunu hatırlamakta da yarar vardır. Kur’an Allah’ı kelamının dil düzeyindeki bir tezahürüdür, ve bu kelamın insan da içinde olmak üzere, bütün âlemde yansıması durumu sözkonusudur. Kısaca, tek tek her bir şey Allah’ın kelamının bir eseridir; yani her şeyin aslı sözdür. “İdrak edebilen için,” diyor Mevlânâ, “bu yer ve göklerin hepsi sözdür.”[3] Kısaca, idrake konu olan, yani algılanabilir her şey kendi mânâsını izhar eden bir kelimedir.

 

     İşte tam bu noktada, Şeyh Gâlib’in ‘nüzhetgeh-i mânâ’ dediği ve ‘Feyz’ adlı ‘mübarek bir havuz’ tarafından sulanan bir mekandan ve orada mihmandarlık eden Sühan’dan da söz etmek gerekmektedir. Bu mekan, ‘huzur veren bir gül bahçesi gibi, temiz bir şairin tabiatını andıran bir yerdir. Burada, yaratılışta çok önemli bir yeri olan Sühan’la (Kelam) şiirin gücü arasında âdeta birebir bir benzerlik olduğu söylenmek istenmektedir. Kısaca, şiir, Şeyh Gâlib’e göre, tıpkı Mevlânâ için olduğu gibi, gücünü İlahî ilhamdan alan bir şeydir. Bu ilhamın kaynağı bitip tükenmek bilmeyen Feyz Havuzu’dur; dolayısıyla asla şiirin tükenmesi diye bir şey sözkonusu değildir. Tecellide tekrar olmadığına göre, Allah’ın isim ya da sıfatlarının tezahür yer ve şekilleri şiirin varlığının ve sürekliliğinin de en sağlam güvencesi demektir. Şiir için, ve özellikle Mevlânâ ve Gâlib’in kastettiği şiir açısından önemli olan, olgu ve olaylar arasında görülen düzen, akış ya da gelişmeyi mekanik bir etkileşimin sonucu olarak görmemektir. Böyle bir şey tüm olgu ve olayları İlahî isimlerin tecelligâhı olarak gören anlayış açısından kabul edilebilecek bir şey değildir. Zira böyle bir anlayışta mazharların, yani kelamın tezahür ettiği kelimeler olarak her bir şeyin İlahî kökenle olan ilişkisi koparılmış olur. Mânânın dil düzeyindeki tezahürü demek olan şiir nedensellik ilke ve yasalarına bağlı kalınarak üretilen bir şey değil, Allah vergisi bir ilhamın dilsel somutlaşmasıdır. Hüsn ü Aşk’taki şu dizeler bu durumun veciz bir ifadesidir:

 

Bî naks u fenâ kadîmdir Hak

Bî lahn u sadâ kelîmdir Hak

 

Makdûra ki muktedir gerektir

Söylenmeğe söyletir gerektir

 

Feyyâz-ı sühan cenâb-ı hak’tır

İnsan bu atâya müstehaktır

 

Bu beyitlerde geçen ‘feyyâz’ kelimesiyle, daha önce geçmiş olan ‘feyz’ kelimesinin anlam referansları arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur. Daha açık bir ifadeyle, feyz; bir şeyin kabarıp taşması, bolluk, bereket, çokluk, gürlük, ilim ve irfan gibi anlamlara gelirken; feyyâz feyiz, bolluk, bereket vs. veren gibi anlamlara gelmektedir. Gâlib burada mânâyı taşırma ve akıtmanın, yani ilim ve irfan verme hadisesinin Allah’a özgü bir iş, ve insanın da böyle bir bağışı hak eden bir yapıda olduğunu söylemektedir. Açıkça görüldüğü üzere, özellikle son iki beyitte geçen ‘makdûr’-‘muktedir’ ve ‘söylenmek’-‘söyleten’ gibi kavram çiftlerinin kastettiği şey şiirsel feyzin (anlam ışımasının) Allah’tan geldiğidir. Dolayısıyla, ezelî-ebedî olan bir kaynaktan gelen bir şeyin tükenmesi diye bir şey de olamaz. Her yerden aralıksız bir şekilde şiir akmaktadır: çünkü tecelli kesiksiz bir şekilde sürmektedir. Hâsılı,

 

Feyz-i sühana nihâyet olmaz

 

Buraya kadar söylediklerimizi toparlayacak olursak, Şeyh Gâlib’e göre, şiirin yetenek ve bediî idrak düzeyine bağlı olarak gerçekleşen bir feyz ve aydınlanma durumu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla şiir doğal dünyanın dış kabartısının taklidi değil; tam tersine onların olsa olsa somutlaşmasına yardımcı olduğu mânânın dilde ya da dille sûret kazan(dırıl)mış şeklidir. Burada önemli olan, İlahî füyûzâta kanal olabilmektir. Dolayısıyla, şiirde öz-biçim veya mânâ-sûret arasındaki ilişkinin işleme tarzı dikey, yani yukarıdan aşağıya doğrudur. Sanatın bir dışlaştırma olarak gören anlayışa son derece yakın duran bu anlayışta, şiirde özle biçim arasındaki yatay nedensellikler sıradan ve arızî bir şey olarak görülmektedir. Şair niteliğe tâlip olduğu için, tasviri yapılacak şey ya da şeyler aramaya kalkışmaz; onun yapacağı en önemli şey gönlünü hakikate, yani füyûzât-ı ilâhiyeye sonuna dek açık tutmaktır. Şaire düşen şey, keşfettiği veya kendisine ilham edilen sır ya da anlamlara dil düzeyinde idrakimize konu olacak şekilde bir somutluk kazandırmaktır. Buna göre ibdâ da bu somutlaştırma işinin doğrudanlığı ve derecesiyle ilgili bir şey olacaktır. Şiir, mahiyeti gereği veya İlahî feyzle gelen bir bağış olarak zaten her ân vardır. Yaratmanın nasıl sonu yoksa ve nasıl her ân yeni yeni tecelilerle karşılaşıyorsak şiirin de sonu yoktur. Önemli olan varoluşun her ânında parlayan bu tecelli şimşeklerini idrak edebilmektir. Onun özgünlüğü bu yeni oluşlarla olan ilişkisinin düzey ya da derinliği ile ilgili bir husustur. Sözün özü, mesele derine inmekte, mânâyı yakalayabilmekte yatmaktadır,

 

Şairliğe sûz-ı derd lâzım

Endûh u belâ olur mülâzım

 

Rûy ü lebe etmeyip tenezzül

Açsın çemeni görülmedik gül

 

Her râhda eyleyüp tekâpû

Şâhîn-i hayâl ala âhû

 

Özetleyecek olursak, Şeyh Gâlib’e göre, şiir özü itibariyle ‘mânâya can verme işidir.’ Dolayısıyla şiir dili de bu can verme işinin kurallarını gözeten bir gramere yaslanan dil demektir. Şeyh Gâlib’e göre, şiirde biçimi belirleyen şey nihaî anlamda öz, yani mânâ’dır. Bu anlayış bütün İslamî sanat ve estetik görüşü ile uyum içinde olan bir anlayıştır. Gerçekten, Gâlib’in bağlı olduğu geleneğe göre, kelimeler kelam’ın mazharlarıdır. Başka türlü söyleyecek olursak, dil kelama bağlıdır. Böyle bir anlayışın, Kur’an’ın Kelâm-ı Kadîm olduğu görüşüyle çok sıkı bir bağlantısı bulunduğunu burada belirtmeden geçmeyelim. Yani Şeyh Gâlib’in şiir konusundaki görüşünü onun genel dinî anlayışından bağımsız düşünmek mümkün değildir.

 

     Burada önemli olduğuna inandığım bir-iki hususa daha temas ederek sözlerime son vermek istiyorum. Açıkça görüleceği üzere, Şeyh Gâlib İslamî toplumsal ve entelektüel hayatta şiirin çok önemli bir yeri olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu bağlamda o, şiirin, Kur’an’ın dil ve üslubunu daha iyi takdir etme konusunda olduğu kadar onun mesaj ve iddialarının evrenselliğinin açık bir şekilde gösterilmesi konusunda da bize önemli imkanlar sağladığı şeklide bir kanıt ileri sürer. Kısaca, Şeyh Gâlib, şiirde son derece önemli olan özgünlüğün vahyin, yani Kur’an’ın dil ve üslubunun anlaşılması konusunda çok önemli bir basamak olduğunu iddia etmektedir. Zira şiirin bir yerde olmazsa olmaz  bir özelliği olan özgünlük, ona göre, vahyin tanınması için çok önemli bir ipucu sağlamaktadır. Kaldı ki halis şiir de, onun açısından, İlahî hazretle birlikte bulunmaktan veya bu birliktelik bilincinden beslenen şiirdir. Bu önemli tesbitlere şu hususları eklemke de yarar olduğunu söyleyebiliriz diye düşünüyorum. Her şeyden önce, şiirin ne olduğu ve asıl gerçekleştiği şeklindeki derin kavrayış, vahyin gerçekte nasıl tecelli ettiği konusunda zihnimizde bir aydırnlanma sağlayabilir. Yine derin metafiziksel tartışmalarda da şiirsel dilin anlayışımızı yükseltme konusunda çok olumlu katkılar sağlayacağını rahatlıkla düşünebiliriz. Geleneksel kültür ve düşünce hayatımızda bunun sayısız örnekleri vardır.

 

     Son olarak, dili mânâ’nın mazharı kılma konusunda zirvelere tırmanan Şeyh Gâlib’in her bir dizesi bize güzelliği telkin eden şiiri ile ilgili olarak M. Kaya Bilgegil’in şu sözlerini iktibas ederek sözlerimi bağlamak istiyorum:

 

Gâlib’deki muhayyile-hasse münâsebeti alışılanın aksinedir: Hüsn ü Aşk’ın şairi; iç âlemini, hasselerinin şeffaf menfezinden şiire geçirir.

     Şair; sidre, kürsi, arş âlemleriyle onların ötesinde kalan mıntıkaların; parıltıdan, renkten, ışıktan, berraklıktan, beyazlıktan –hatta bir çerçeve olarak– siyahlıktan meydana gelen, maddeye inmemiş, ‘cezbe’ler halindeki tezahürlerini; hasselere ait remizlerle, dünya dillerine tercüme eder. Böyle kurulan; bazen zümrüt, bazen yakut, bazen zebercet, bazen sedef mahfazalı hayal külçeleri; Arz çocukları için, Hüsn ü Aşk sahifelerinde o âlemlere ait nurdan haberler halinde gülümser.

     Hiss ü şehâdet, melekût, ceberût âlemlerinin her birinde yeni renkler kazanarak tenzihler ülkesine kadar yükselen bu nurdan kanatlı muhayyile ile dünya çocukları arasındaki anlaşma hasseler diliyle sağlanır. Gâlib, neşvesinin bu dile tahvili kâbil olanlarını ‘image’ olarak şiirine indirmiştir.[4]

 

Gâlib’in şiiri ve özellikle Hüsn ü Aşk, Batıda ‘alegori’ denen anlatı tarzıyla örtüşen bir özelliğe sahiptir. Başka bir ifadeyle, bütün İslam sanatlarında olduğu gibi, Şeyh Gâlib’in şiiri de görünür nesne ve olaylardan tecritle nihaî anlamda metafiziksel alana yönelir. Bu şiirde temsile yaslanan mazmunlar son derece büyük bir işlev görür. Bu durum, görünenin arkasındakini, asıl olanı anlatmanın önemli bir yolu olarak, Şeyh Gâlib’in şiirinde mükemmel bir örneğine kavuşmuştur.

 


 

Tercî’-i Bend 

 

Ey dil ey dil niye bu rütbede pür-gamsın sen

Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen

Secde-fermây-ı melek zât-ı mükerremsin sen

Bildiğin gibi değil cümleden akdemsin sen

Rûhsun nefha-i Cibrîl ile tev’emsin sen

Sırr-ı Haksın mesel-i Îsî-i Meryemsin sen

 

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

 

Merteben ayn-ı müsemmâdadır esmâ sanma

Merci’in Hâlik-ı eşyâdadır eşyâ sanma

Gördüğün emr-i muhakkakları rü’yâ sanma

Başkasın kendini sûretle heyûlâ sanma

Keşf ile sâbit olan ma’nîyi da’vâ sanma

Hakkına söylenen evsâfı müdârâ sanma

 

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

 

İnleyip sırrını fâş eyleme ağyâra sakın

Düşme bilmezlik ile varta-i inkâra sakın

Değmesin ellerin kâkül-i dildâra sakın

Sonra Mansûr gibi çıkman olur dâra sakın

Arz-ı acz itmeyesin yâreden ol yâre sakın

Bulduğun cevher-i âlîleri bî-çâre sakın

 

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

 

Sendedir mahzen-i esrâr-ı mahabbet sende

Sendedir am’den-i envâr-ı fütüvvet sende

Gizli gizli dahi vardır nice hâlet sende

Ma’rifet sende hüner sende hakikat sende

Nazar etsen yer ü gök Dûzah u Cennet sende

Arş u Küsiyy ümelek sendedir elbet sende

 

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

 

Hayfdır şâh iken âlemde gedâ olmayasın

Keder-âlûde-i ümmîd ü recâ olmayasın

Vâdi-i ye’se düşüp hîç ü hebâ olmayasın

Yanılıp reh-ev-i sahrây-ı hevâ olmayasın

Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın

Secdeler eyle ki merdûd-ı Hudâ olmayasın

 

 

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

 

Berk-i hâtıf gibi bu kayd-ı sivâdan güzer et

Erişen hâr u hâsa âteş-i aşkı siper et

Dâmenin tutmaya âsâr-ı alâyık hazır et

Şems-veş hâhiş-i Monlayıla azm-i sefer et

Hele bir cem’-i havâs eyle de Gâlib nazar et

 

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen


 

Tercî’-i Bend

 

Tâ-be-key Arşa çıka Ah-ı dil-i nâ-şâdım

Gökleri ağlada hasretle giden feryadım

Niçe bir cânı yaka nâle-i âteş-zadım

 

Müsta’id kıl yoğısa lutfuna isti’dâdım

Sana güçlük mü var ey şâh-ı kerem-mu’tâdım

 

Mûr isem şem’ine pervâne kılıp eyle kabûl

Âb isem gevher-i yek-dâne kılıp eyle kabûl

Seng isem Ka’be vü kâşane kılıp eyle kabûl

 

Müsta’id kıl yoğısa lutfuna isti’dâdım

Sana güçlük mü var ey şâh-ı kerem-mu’tâdım

 

Kâbiliyet ver eğer valsına nâ-kâbil isem

Yeniden ver bana ser-mâye-i bî-hâsıl isem

Hâlimi kâle bedel eyle eğer nâkıl isem

 

Müsta’id kıl yoğısa lutfuna isti’dâdım

Sana güçlük mü var ey şâh-ı kerem-mu’tâdım

 

Müslimân eyle eğer kâfir isem ni’metini

Şâkir et lütfuna ger münkir isem ni’metini

Dahı efzûn et eğer kemter isem rahmetini

 

Müsta’id kıl yoğısa lutfuna isti’dâdım

Sana güçlük mü var ey şâh-ı kerem-mu’tâdım

 

Maksadın bey’ u şirâ ribh u hasâret değile

Keremin beste-i ser-rişte-i illet değile

Bî-garaz lütfun ümîd etme kabâhat değile

 

Müsta’id kıl yoğısa lutfuna isti’dâdım

Sana güçlük mü var ey şâh-ı kerem-mu’tâdım

 

Afv kıl Gâlib-i nâ-pâk ü sefâhatkârı

O da olsun kerem ü cûduna lâyık bâri

Bî-nevâdır deyü redd eyleme bu nâçârı

 

Müsta’id kıl yoğısa lutfuna isti’dâdım

Sana güçlük mü var ey şâh-ı kerem-mu’tâdım

 


 

Gazel

 

Yine zevrâk-ı derûnum kırılıp kenâre düştü

Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng sâre düştü

 

O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm

Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü

 

Gehi zîr-i serde desti geh ayağı koltuğunda

Düşe kalka haste-i gam der-i lutf-ı yâre düştü

 

Erişip bahâre bülbül yenilendi sohbet-i gül

Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâre düştü

 

Meh-i burc-ı ârızında gönül oldu hâle mâil

Bana kendi tâli’imden bu siyeh Sitâre düştü

 

Süzülüp o çeşm-i âhû dedi zevk-i vasla Yâ Hû

Bu değildi niyetim bu yolum intizâre düştü

 

Reh-i Mevlevîde Gâlib bu sıfatla kaldı hayrân

Kimi terk ü nâm ü şâne kimi i’tibâre düştü

 


 

[1] Victoria Holbrook, Aşkın Okunmaz Kıyıları, çev. E. Köroğlu – E. Kılıç, İstanbul, 1998, s. 131.s

[2] Age, s. 152.

[3] Mevlanâ, Fîhi Mâ Fîh, Çev. Meliha Ü. Anbarcıoğlu, 3. basım, İstanbul, 1969, s. 34 ve 118.

[4] M. Kaya Bilgegil, “Hüsn ü Aşk’a Dair”, Hüsn ü Aşk, ed. Orhan Okay- Hüseyin Ayan, İstanbul, 1975, s. XLV.