Şems Divan’ında Aşkın Sesi*

Şems Divan’ında Aşkın Sesi*

Doç. Dr. Derya Örs**

 

Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Divan-ı Kebir veya Kulliyyat-ı Divan-ı Şems adıyla bilinen eseri, hiç kuşkusuz Müslüman ariflerin ve ediplerin görüş birliğiyle, şimdiye kadar ilahî aşk konusunda bir insanoğlu tarafından meydana getirilmiş en büyük ve en güzel şiir koleksiyonudur. Mevlana’nın dünya çapındaki şöhreti daha çok ölümsüz eseri Mesnevi dolayısıyla olsa da Şems Divan’ı da hakikat ve marifet erbabı katında çok yüksek bir makama sahiptir. Şems Divan’ına başka bir ad vermek istersek, onu “aşkın ve âşıklığın divan”ı olarak adlandırabiliriz. Bu muazzam kitabın sayfalarını birkaç saatliğine de olsa karıştıran her okuyucu, bu adlandırmada hiçbir abartıya yer olmadığını rahatlıkla görecektir.

Aşk, kitapla, dersle öğrenilecek bir şey değildir; bununla birlikte, aşkı Mevlana’nın hayret verici sözlerinden ve hallerinden öğrenmek mümkündür. Çünkü Mevlana, aşkın ve âşıklığın tartışmasız üstadıdır. Bu dünyanın bütün âşıkları, onun önünde ancak çıraklık rahlesine oturmuşlardır. Mevlana’nın varlığı baştan ayağa aşkla dolu olduğundan, onun semavî aşkının sesi, ölümünden yüzyıllar sonra bile şu dönüp duran gök kubbenin altında yankılanmaya devam etmektedir.

Gerçi Mevlana şiirden ve şairlikten bıktığını ve yakındığını defalarca dile getirmiştir, ama yine de hiç kimse ilahî aşktan onun gibi söz edememiş; hiç kimse onun gibi aşkın biricik incisini delememiştir. Bu yüzden, hiçbir şairin gönlünün ve mayasının Mevlana’nınki kadar şiirle ve şairlikle yoğrulmadığını, hiçbir arifin ruhunun ve canının onunki kadar aşkla ve âşıklıkla kavrulmadığını söylemek mümkündür.

Mevlana bütün şiirlerinde çılgınca bir tutkuyla aşktan söz etmektedir. Sanki gönlünde, canında ve dilinde aşk kelimesinden başka hiçbir şey bulunmamaktadır. Allah aşkı, varlığını öyle kuşatmıştır ki vücudunun her zerresi bu aşkı terennüm etmekte, gözleri baktığı her şeyde yaratıcıdan başka bir şey görmemektedir.

Bu tebliğde, Mevlana’nın aşkı nasıl tarif ettiği, duygu ve düşüncelerinde aşkın makamının ve hakikatinin nasıl tecelli ettiği üzerinde durarak, sözü edilen ilahî aşkın Mevlana’nın sihirli sözlerine nasıl yansıdığına örnekler vereceğiz. Mevlana’nın irfanî görüşü konusunda doğru ve sağlıklı bir bakış yakalamak için, her şeyden önce onun irfanının, ilahî aşka, muhabbete, coşkuya, hale, vecde ve cezbeye dayandığının, bir başka deyişle teorik olmaktan çok pratik bir irfan olduğunun bilincinde ve farkında olmamız gerekmektedir.

Sufiler ve bu cümleden olarak Mevlana, âlemin ve Âdem’in yaratılış nedeninin aşk olduğuna inanırlar. Allah her şeyi aşk hatırına yaratmıştır. Varlık âleminin merkezinde aşkın yer alması bu yüzdendir. Gerçekte yüce Allah’ın zatından başka hiçbir varlık bizatihi mevcut değildir. Eşya, aslında bir hiçlikten ve mutlak bir yokluktan ibarettir. Bundan dolayı “mutlak varlık” sadece âlemde eşini ve benzerini tasavvur etmek mümkün olmayan bir Allah’tır. Mevlana’nın deyişiyle, bizim varlık olarak adlandırdığımız şeyler, gerçekte varmış gibi görünen yokluklardan ibarettir ve bunların mutlak gerçeklikleri yoktur. Bu yüzden sufiler “Mademki Allah birdir ve ondan başka hiçbir şey gerçek varlık sahibi değildir, o halde her şey O’ndandır, her şey O’nunladır ve her şey O’ndadır” inancından hareketle, “Allah aşktır ve aşk Allah’tır” sonucuna varmakta; Allah bir olduğuna göre, “aşk, âşık ve maşuk” da birdir demektedirler. Bundan dolayı insanın Allah’a duyduğu aşk, gerçekte, bir olan Allah’ın kendi zatına duyduğu aşktır.

Bu ilahî aşkın sesi her nefeste sağdan soldan insanın kulağına gelmekte olduğu halde, herkes onun sesini duymaya güç yetiremez. Sadece nefs-i emmârelerini maddî ve dünyevî kayıtlardan temizleyen ve kendilerine baş kulağından başka bir kulak satın alan kimseler onun ayak seslerini duyabilir ve ondan tam olarak lezzet alabilirler. İşte Mevlana bu aşkın sesinin her nefeste kulağında yankılandığı nadir kişilerden birisidir.

“Her solukta aşkın sesi gelmede sağdan soldan; Göklere ağıyoruz biz, yok mu seyredecek olan?”

Mevlana’ya göre, insanı göklere doğru yükselten, onu meleklerle arkadaş eden ve âlemlerin Rabbinin huzurunda sevinç içinde bulunduran işte bu aşktır. Çünkü insan aslı itibarıyla o yücelere aittir; onun asli vatanı ve şehri bu fani dünya değil, o baki ve gerçek olan âlemdir. Bu yüzden Mevlana şöyle demektedir:

“Göklerdeydik biz, meleklerdi bizim yârimiz. Yine gideriz hepimiz, orasıdır çünkü şehrimiz”

İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak, yaratıcısını kendi ruhundan ruh üflediği bir varlık olarak feleklerden ve meleklerden daha üstündür. Bu ikisinden de ötelere geçmeyi başarırsa, Allah’ın kibriyasını kendisine menzil edinir.
“Felekten de yükseğiz biz, melekten de yüceyiz. Neden geçmeyelim ikisinden de, ululuktur menzilimiz.”
İnsan, kimilerinin zannettiği gibi sadece bir avuç toprak parçasından ibaret değildir; aksine o kadar değerli bir cevhere sahiptir ki o cevher varlık âleminde başka hiçbir canlıya nasip olmamıştır. O tertemiz cevher insan ruhudur ve bu ruhun en mükemmel örneği, kâinatın yaratılış sebebi ve varlıkların övüncü olan Hz. Muhammed Mustafa (s)’dır.
“Tertemiz inci nerde, toz toprak dünya nerde? Ne diye indiniz, toplanın, ne işiniz var bu yerde?
Genç talihtir yârımız, can vermektir kârımız. Âlemlerin övüncü Mustafa, kervanbaşımız, iftiharımız[1].”
Yukarıdaki beyitler Mevlana’nın irfanî görüşünü en güzel şekilde yansıtan ünlü gazellerinden birisinden alınmıştır. Şems Divan’ı baştan sona buna benzer gazellerle doludur. Mevlana gerek Mesnevi’de gerek Şems Divan’ında pek çok kez aşkın çeşitli anlamlarını tarif etmiş, her defasında yeni bir aşk tarifine ulaşmış, aşk ve âşıklık hallerinin sonsuzluğu nedeniyle nihayet aşkın tarif edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Bir yerde şöyle demektedir:
“Ey aşk herkese göre nice adın ve lakabın var. Ben dün gece bir başka ad verdim sana: Devasız dert[2].”
Dertsiz aşk, meyvesiz ağaç gibidir.
“Aşk sözü dertsiz olursa meyve vermez, Heves kulağından, dilden başka bir yere ulaşmaz[3].”

Aşkın mahiyetini ve hakikatini yine aşktan sormak lâzımdır. Çünkü güneşin delili yine güneştir. O zaman aşkın nazik kimselerin değil pehlivanların işi olduğunu yine aşkın kendisi söyleyecektir.

“Aşkı kimseden sorma, aşktan sor; aşk inciler yağdıran bir buluttur a oğul.

Benim tercümanlığıma ihtiyacı yok; aşk, kendisinin tercümanıdır a oğul.

Aşk yufka yürekli naziklerin işi değil; aşk, pehlivanların işidir a oğul[4].”

Aşk, yaşanması ve tecrübe edilmesi gereken bir şeydir; çünkü işitmekle tatmak arasında büyük fark vardır.

“Ey aşk sözünü sadece duymuş olan, bir de aşkı gör. Duyanın hali nerede, görenin hali nerede?[5]

Aşk geldiği zaman, aklın bütün soru ve cevapları, aşkın mihengi karşısında anlamını yitirir.

“Yücelikler atası olmuştun, erdemler gösteriyor, hüccetler satıyordun. İşte aşkın mihengi geldi, hani sorun, hani cevabın?[6]

Aşk, kendi derdiyle yanıp tutuşanlara, daha önce hiç kimsenin kulağına söylemediği gizli sözler söyler.

“Dün gece deliye döndüm, aşk beni görüp dedi ki: Geldim işte, naralar atma, üstünü başını yırtma, hiçbir şey deme.

Dedim: Ey aşk, ben başka bir şeyden korkuyorum. Dedi: O korktuğun yok artık, hiçbir şey deme.

Ben gizli sözler söyleyeceğim senin kulağına. Evet diye salla başını; başından başka hiçbir şey deme[7].”

İnsan, yaratılışının gerçek anlamını sadece ve sadece aşk yoluyla bilip anlayabilir.

“Sevgilinin aşkı beni canımdan ayırdı. Can, içerideki aşkla kendinden kurtuldu.

Can hâdis, aşk kadîm olduğundan, bu (hâdis olan) hiçbir zaman onun (kadîm olanın) varlığına ulaşamadı.

Sevgilinin aşkı bir mıknatıs gibi bizim canımızı kendi yakınlarına çekti.

Sonra canı yine kendisinden uzaklaştırdı; can (O’ndan) uzaklaşınca kendi varlığını gördü.

Sonra can yine kendisine geldi de aşk tuzağını görüp ona sarıldı.

Aşk ona hakikatin şerbetini verince, bütün ihlâslar ondan ürküp kaçtı.

Bütün bunlar aşkın başlangıcının işaretleridir; daha hiç kimse onun sonuna erişemedi[8].”

İnsan, her ne kadar bu aşka ulaşmaya çalışırsa çalışsın, Allah’ın inayeti ve yardımı ona erişmedikçe ondan nasipsiz kalır.

“Aşk, talihten ve inayetten başka bir şey değildir; gönül açıklığından ve hidayetten başka bir şey değildir.

Ebu Hanife aşkın dersini vermedi; aşk hakkında Şafiî’nin rivayeti yoktur[9].”

Mevlana, aşk devletinin ve talihinin gelişinin kendi varlığında ne denli büyük bir inkılâba yol açtığını, onu bambaşka bir insan haline getirdiğini ve ona yeni bir hayat bağışladığını çok iyi bildiği için şöyle demektedir:

“Ölüydüm, diri oldum; ağlayıştım, gülücük oldum; aşk devleti geldi de ben ebedî devlet oldum[10].”

Onu, eşsiz benzersiz bir şaire çeviren, seccade üzerinde oturan vakar sahibi bir adamı sokak çocuklarının elinde oyuncak eden de işte bu semavî armağandır.

“Bir zahittim ben, terane söyleyici ettin beni.

Bezme fitne eyledin, bade arayıcı ettin beni.

Seccadede oturan vakarlı bir adam olarak gördün de

Sokak çocuklarına oyuncak ettin beni[11].”

***

“Senin aşkın tespihi kaptı elimden, beyit verdi, gazel verdi.

Nice lahavle çektim, tövbe ettim, gönül dinlemedi.

Aşk yüzünden gazel söyleyip el çırpmaya başladım,

Senin aşkın ar namus bırakmadı, yaktı her şeyimi[12].”

Böylesi bir aşkı elde etmek için mecazî aşklardan geçmek lâzımdır; gerçek aşka ulaşmak için yemeyi içmeyi, uykuyu terk etmek lâzımdır.

“Aşk sokağından bir zarar gelirse sana, inayetlerden say sen onu; geçiver mecazî aşktan işin sonu Hak aşkıdır.

İnsana duyulan aşk var ya işte odur tahtadan kılıç; Rahman’a duyduğun aşk, yakalar seni sonunda.

Aşk yolunda lezzetleri terk et; yiyecekleri, tuzakları terk et; taşa altın lakabını tak; cefaya şeker de gitsin[13].”

Aşk küllî bir olgudur; aşk her şeydir. Aşkın karşısında insanın hali, okyanus karşısında bir avuç suyun haline benzer.

“Aşk küllî bir olgudur, bizse bir kâğıt parçası; aşk okyanustur, bizse bir avuç su.  O yüzlerce delil getirir, bizse sadece istidlaller ederiz.

Aşkla döner felekler, aşksız batar gider yıldızlar. Aşk yüzünden “dal” “elif”e döner, aşksız elif’ler dal’lara benzer[14].”

Aşk kılavuzluk yaptığı halde, akıl daima aşk yolcularının yolunu vurur; onları saptırmak, yoldan çıkarmak ister. Bu yüzden Mevlana: “Gönlün ayağından akıl bağı çözülmedikçe doğru yolun bulunamayacağını ve gerçek aşka ulaşılamayacağını söylemektedir.

“Akıl, yolcuların ve aşıkların ayak bağıdır ey oğul; bağı çöz, yol apaçıktır ey oğul[15].”

***

“Kan perdeleri altında aşkın gül bahçeleri vardır; âşıkların aşkın niteliksiz cemaliyle halleri vardır.

Akıl der ki: Altı yön sınırdır, yol yoktur onun ötesine. Aşk der ki: Vardır yol, gittim ben defalarca.

Akıl bir pazar gördü de hemen başladı tacirliğe. Oysa aşk o pazarın ötesinde ne pazarlar gördü.

Dert çeken âşıkların içinde nice zevkler vardır; yüreği kara akıllıların içindeyse nice inkârlar.

Akıl der ki: Yokluğa adım atma, yok dikenden başka bir şey. Aşk der ki akla: O dikenler (orada değil) sendedir[16].”

Akıl bir iş konusunda tedbir düşünene dek, aşk yedinci semaya varmış olur. Akılla aşk birbiriyle uzlaşamaz. Aşk, aklın hüküm sürdüğü yerden firar eder.

“Âşıklar arasında bir akıllı olmasın; hele de böyle güzel yüzlü bir sevgilinin aşkında.

Uzak olsun akıllılar âşıklardan, külhanın kokusu uzak olsun sabadan.

Bir akıllı girerse içeri ona de ki yol yok. Bir âşık girerse içeri olsun ona yüzlerce merhaba.

Akıl tedbir alıp düşünene dek, aşk çoktan gitmiş olur yedinci semaya.

Akıl deve ararken haccetmek için, aşk çoktan çıkmış olur Safa dağına.

Aşk geldi de tuttu şu ağzımı, şiirden geç de çık artık Şi’ra’ya[17].”

İnsanın bu dünyadaki değeri sadece aşkının büyüklüğü ve ölçüsü kadardır. Aşkın geniş kanatlarını açtığı yerde artık hesapçı kitapçı akla yer yoktur.

“Neyin üstüne titreyip duruyorsan bil ki değerin o kadardır; bu yüzden âşığın gönlü arştan bile yüksek ve üstün olur.

Şifa bildiğin şeydendir senin asıl derdin; vefa adını verdiğin şey hiledir, efsundur aslında.

Aşkın geldiği yerde canın yeri yurdu mu olur? Cünunun olduğu yere her akıl uçup gidemez.

Âşığın gönül Simurg’u sığar mı hiç tuzağa? Böyle bir kuşun uçuşu ancak şu âlemin dışında olur[18].”

Hazret-i Mevlana, aşk hakkında ulaştığı mükemmel algı ve bilgiyle kendisini onun ellerine teslim eder ve aşk sokağının toprağını can gözüne sürme olarak bulduğunu dile getirir.

“Kendimi diken gibi gördüm de kaçtım güle doğru. Kendimi sirke gibi gördüm de şekere karıştım.

Zehirle dolu bir kâseydim, panzehire doğru geldim; tortulu bir kadehtim, abıhayata döküldüm.

Acıyla dolu bir gözdüm, İsa’ya doğru uzattım elimi; ham gördüm de kendimi bir pişkine sarıldım.

Can gözüme sürme buldum aşk sokağının toprağını; o sürmeyi eledikçe güzellikte kıla döndüm.

Aşk dedi ki: Doğru söylüyorsun, ama kendinden bilme. Ben rüzgârım, sense ateş, seni ben yaktım[19].”

Tebliğime, insanoğlunun lâhût ve melekût âleminden, nâsût âlemine doğru düşüşünü göstermesi bakımından fevkalade güzel ve zarif bir gazel olan aşağıdaki gazelle son veriyorum. Hazret-i Mevlana bu gazelde, insanın kopup geldiği o yüce âlemlere “aşk şehri” adını vermekte, oraya geri dönüş arzusunu yürek yakıcı bir şekilde dile getirmekte ve aşkın gerçek mahiyetini şerh etmektedir.

Sefere çıktım, her şehre koştum; aşk şehri gibi bir şehir görmedim.

Önceden o şehrin kadrini bilemedim; bilgisizlikten çok gurbetlik çektim.

Öyle bir şeker kamışlığını bırakıp hayvan gibi her otu otladım.

Musa’nın kavmi gibi, ne diye soğanı, pırasayı helvayla bıldırcından üstün tuttum?

Dünyada, aşk sesinden başka işittiğim bütün sesler davul sesiydi.

O davul sesi yüzünden, küllî âlemden şu fâni dünyaya düştüm.

Canlar arasında, sırf bir candım ben, gönül gibi kanatsız ayaksız uçmadaydım.

(İnsana) letafet ve gülümseme veren o şaraptan, gül gibi ben de boğazsız, dudaksız tatmadaydım.

Aşktan bir ses geldi: “Ey can, sefere çık, bir mihnet yurdu yarattım ben” diye.

Çok dedim, ben istemem orayı diye, çok ağlayıp inledim, elbisemi yırttım.

Şimdi (oraya) gitmekten nasıl kaçıyorsam, (o zaman da) oradan gelmekten ürküyordum.

[Aşk]: “Git, ey can”, dedi, “Nerede olursan ol şah damarından daha yakınım ben sana.”

Büyüledi, nice işveler etti bana; büyüsüne, işvesine aldandım.

Onun büyüsü dünyayı bile yerinden oynatır; ben kim oluyorum ki, zaten göze bile görünmüyorum ben.

Beni yolumdan çıkarıp, sonra başka bir yola saldı; eğer yoldan çıkıp (bu yola düşmeseydim) kurtulurdum.

Oraya nasıl varırsın söyleyeyim sana, ama buraya varınca kalem kırılıverdi işte[20].”


 

* Bu makalenin Farsça aslı, 28 Ekim - 2 Kasım 2007 tarihleri arasında Tahran ve Tebriz’de düzenlenen “Uluslararası Mevlana Konferansı”nda tebliğ olarak sunulmuştur.

** Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

[1] Kulliyyat-i Divan-i Şems, nşr. Bediuzzaman Furuzanfer, 1. bs., Neşr-i Rebî, Tahran 1384/2005, Gazel: 463, s. 212. (Şiir çevirileri makale yazarına aittir.)

[2] Aynı eser, Gazel: 5, s. 51.

[3] Aynı eser, Gazel: 796, s. 326.

[4] Aynı eser, Gazel: 1082, s. 428.

[5] Aynı eser, Gazel: 2332, s. 780.

[6] Aynı eser, Gazel: 2219, s. 832.

[7] Aynı eser, gazel 2219, s. 832.

[8] Aynı eser, Gazel: 991, s. 397.

[9] Aynı eser, Gazel: 499, s. 224.

[10] Aynı eser, Gazel: 1393, s. 539.

[11] Aynı eser, Rubai: 1891, s. 1438.

[12] Aynı eser, Gazel: 940, s. 379.

[13] Aynı eser, Gazel: 27, s. 60.

[14] Aynı eser, Gazel: 2, s. 49.

[15] Aynı eser, Gazel: 1082, s. 427.

[16] Aynı eser, Gazel: 132, s. 99.

[17] Aynı eser, Gazel: 182, s. 116.

[18] Aynı eser, Gazel: 609, s. 262.

[19] Aynı eser, Gazel: 1586, s. 602.

[20] Aynı eser, Gazel: 1509, s. 577-578.